28 12 2013

Türkiye'de Alternatif Bir İktidar Var mı?

Amerikada Wharton School of Pennsylvania Üniversitesinden Dr. Ülkü G. Öktem'den (69 yaşında) gelen entersan bir analiz: Türkiye'de Alternatif İktidar ve Yönetim 1 Aralık 2013'ü ajandanıza yeni bir kilometre taşı olarak not ediniz. Bu tarih, Türkiye yakın tarihinde hem CHP için, hem de diğer siyasal aktörler için önemlidir. CHP, resmen ABD tarafından davet edilmiş, dinlenilmiş ve üzerinde bir iktidar alternatifi olarak çalışmaya değer görülmüştür. Artık, ABD seyahati sonrası yeni bir CHP dönemi başlıyor. Buraya nasıl gelindiğini ABD'den başlayarak analiz edelim. ABD'nin Çabası… ABD yorgun bir imparatorluk... Küresel krizden daha fazla yara almadan çıkmak için can simitleri kullandı, krizi yönetebilmek için toplumuna ve Dünya halklarına ciddi faturalar çıkardı. Bu, ona belli mevziler kaybettirdi Ama o bunları taktik çekilmeler olarak gördü. Hegemonyasını, yükselmekte olan Çin ve Rusya ile hatta İran gibi bir bölgesel güçle biraz olsun paylaşmaya itiraz edemedi. Siyaseten saldırgan davranmadı, diplomasiyi öne çekti; örneğin Suriye meselesinde rakiplerle çatışmayı göze alamadı. Bunları artık biliyoruz… Bu taktik geri çekilişin ardından, şimdilerde gücünü pekiştirme hazırlığında. Ekonomik olarak, gevşettiği para politikasını, FED'in tahvil alımlarını azaltmaya başlamasıyla sıkılaştırma; oradan 2014'ten başlayarak, istikrarlı bir büyüme ivmesi yakalama peşinde. Devamında, AB ile serbest ticaret anlaşmasına giderek, onu da toparlama amacında. Japonya'yı bile bu anlaşmaya katmak istiyor. Tüm dünyanın da bu konsolidasyona uyum sağlamak i&ccedi... Devamı

28 12 2013

Hükümete, Muhalefete ve Gençlere Sesleniyorum

Uğur MUMCU ne demişti: "Bir toplum böyle çöker işte... Devletin yerini kaba kuvvet alır, susulur!  Yasanın yerini din alır, korkulur!  Yolsuzluklar cinayetler birbirini izler;  Eller kollar bağlanılır ve insanlar götürülür!" Ve ne yazık ki, bu korkusuz vatansever, 24 Ocak 1993'te Ankara'daki evinin önünde,  aracına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu  hayatını kaybetmişti. Şimdi hükümete ve muhalefete sesleniyorum: Cinayetler ve suikastler başlamadan ve ülke apansız bir kaosa sürüklenmeden önce; lütfen  kendi duygusallığınızı, ikbalinizi ve egolarınızı  bir kenara bırakıp sadece rasyonel düşünerek,  oturun ülkemizin ve halkımızın geleceğini bir kez  daha karartmama yollarını ortak akılla bulun.  Özetle; iş işten geçmeden, ülkede bir iç savaş  çıkmadan önce, halkımızın alkışlayacağı ve içine  sineceği bir antlaşmaya varın! Acilen ve mutlaka...  İşte bakın CNN gençleri kışkırtmaya başlamış bile: http://edition.cnn.com/2013/12/27/world/europe/turkey-unrest/index.html?sr=sharebar_facebook Mehmet Sağlam. Dip not 1: Suikast görselleri burada: https://www.google.com.tr/search?q=uğur+mumcu+suikasti+görüntüleri&espv=210&es_sm=122&tbm=isch&tbo=u&source=univ&sa=X&ei=NPO9Us3YMqrzyAP7zYGoAQ&ved=0CC4QsAQ&biw=1024&bih=441 Dip not 2: Yaşamı ve eserleri: https://www.google.com.tr/search?q=uğur+mumcu+suikasti+görüntüleri&espv=210&es_sm=122&tbm=isch&tbo=u&source=univ&sa=X&ei=NPO9Us3YMqrzyAP7zYGoAQ&ved=0CC4QsAQ&biw=1024&bih=441... Devamı

19 05 2013

“Psikolojiden iyi anlarım...” diyenlere...

“Psikolojiden iyi anlarım...” diyenlere... |  görsel 1

  “Psikolojiden iyi anlarım...” diyenlere  Dünyada yedi milyardan fazla insan olması birbirinden farklı yedi milyar  kişiliğin var olduğu anlamına gelir. Çünkü her bir insanın zihinsel, ruhsal ve  genetik yapısı, sosyal çevresi, büyüme tarzı, aldığı eğitim ve yaşadığı  deneyimler farklı farklıdır. Bu farklılıklar her insanın beyninde -ta bebeklikten başlayarak- birbirinden tamamen farklı sinir devreleri oluştururlar. Böylece her insan farklı biçimde “kurgulanır/programlanır”. Bu devrelerin oluşturduğu pek çok kişilik özelliklerine günlük yaşamda sıkça rastlarız: Örneğin:   * İnsanlar vardır: kendilerini yetersiz bulup beğenmezler. Her şeyden “nem kapar”, çevrelerindeki kişilere sık sık kırılır veya çarçabuk küserler. Özgüvenleri zayıftır. Başkalarının üstünlükleri karşısında huzursuzluk duyar, kendilerini önemsizleştirenleri değerden düşürmeye çalışırlar. Herkesten yakınlık ve yardım beklerler. Anlaşılmadıklarından çok sık yakınırlar. Eleştiriden aşırı derecede rahatsız olurlar. Beğenildiklerinde ise alabildiğine sevinirler.   * İnsanlar vardır: her yerde ve her zaman sıkıntı, huzursuzluk ve yalnızlık hissederler. Sürekli kendi kendileri ile uğraştıkları için başkalarından uzak kalmayı yeğler, yaşamın gerçeklerinden kaçarlar. Benliklerinin arzuladığı duygu ve düşünceleri üretip kendi kendilerini avutmaya çabalarlar. Böylece zorluklarının kendileri ile değil, gölgeleri ile uğraşır; bir hayal ve fantezi âleminde yaşarlar.   * İnsanlar vardır: öfkelendiklerinde, korktuklarında veya utanç duyduklarında bitkin bir hâl alır, iş göremez veya mide ağrıları yüzünden uyuyamazlar. Bazıları hastal... Devamı

26 04 2012

ŞÜKRÜ ERBAŞ ve BAĞBOZUMU ŞARKILARI

ŞÜKRÜ ERBAŞ ve BAĞBOZUMU ŞARKILARI 21 Nisan 2012 günü, 17. İzmir TÜYAP Kitap Fuarı’nda, Kanguru Yayınları’nın düzenlediği ve şair-yazar Şükrü ERBAŞ ile şair-yazar Aydın ŞİMŞEK’in katıldığı “Bağbozumu Şiirleri” başlıklı söyleşi ve şiir dinletisinde aldığım notları şiir dostlarıyla aşağıda paylaşıyorum. Keyif almanız, esinlenmeniz umudumla... Mehmet SAĞLAM . Aydın ŞİMŞEK: “Hoş geldiniz. Bir süredir Şükrü Ağbi’yle yan yanayız ve birlikte bir dizi etkinlik gerçekleştiriyoruz. Aslında, bu etkinliklerin ben kaçamak güreşçisiyim son zamanlarda. Sözü açıp gerisini Şükrü Ağbi’ye bırakıyorum. Bunun bir nedeni var elbette; Şükrü Ağbi’nin son kitabının üzerinden epeyce bir zaman geçti, yeni kitabını merakla, sevgiyle beklediğimiz bir döneme girildi. Adını ‘Bağbozumu Şarkıları’ koyduğu bir dosya çalışıyor ve yakında yayımlayacağız umarım. Bu akşam saat 7.30’dan sonra da, yeni açtığımız Kanguru Sanat Merkezi’nde daha uzun ve daha verimli bir söyleşi olacak, arzu eden oraya da gelebilir. Saint-Joseph Lisesi sokağında... Ben arada çekilip sözü kendisine bırakmak istiyorum. . Şükrü ERBAŞ: “Teşekkür ederim, hepiniz hoş geldiniz. Yaklaşık 40 yıldır yazıyorum, herhalde 25 yıldır da değişik  etkinliklerde konuşuyorum. Her konuşmaya bir tema, bir başlık bula bula artık başlık kalmadı desem yeridir! Aydın, “Bu konuşmanın başlığı yakında çıkacak olan kitabının adı olsun.” deyince, Bağbozumu Şarkıları oldu bu sohbetin adı. Bakalım nasıl sürüp gidecek... . “Melih CEVDET, şiir, üzerine çok fazla konuşmayı kaldırmayan bir sanat dalıdır, der. Gerçekten de şiirin üzerine konuşulduğu zaman biraz büyüsü bozuluyor. &... Devamı

24 01 2012

MADDE İLE TERS İKİZİNİN ÖLÜMCÜL DANSI

MADDE İLE TERS İKİZİNİN ÖLÜMCÜL DANSI |  görsel 1

  Dokunduğu her şeyi yok eden ve o anda kendi de yok olan bir “şey”i depolamak mümkün mü? Kendisini 1993 yılı sonunda, BBC’de 5 gün boyunca yayınlanan Noel Dersleri (Christmas Lectures) aracılığıyla tanıdığım Oxford profesörlerinden Frank Close’a göre mümkün! Meğer, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi CERN’de milyarlarca Avro harcanarak yıllardır yapılan deneylerde aranan Higgs Bozonu (Tanrı Parçacığı) bulunmuş da haberimiz yokmuş!!! . Frank Close ANTİMADDE adlı kitabında diğer birkaç soruya daha yanıt veriyor: Tüm evren -görebildiğimiz ve ölçebildiğimiz kadarıyla- maddeden oluşmuş; peki ya maddenin ters ikizi, yani karşıt madde... Onun varlığını ölçebiliyor veya kanıtlayabiliyor muyuz? . Büyük Patlama (Big Bang) sırasında ve sonrasında ortaya antimadde de çıktı mı? Çıktıysa nerede şimdi onca karşıt madde? Bugünkü evrenimiz, yaklaşık 13,7 milyar yıl önceki Büyük Patlama sırasında ortaya çıkan madde ve antimadde arasındaki büyük savaştan geriye kalan maddeden mi oluşmuş; yoksa maddeyi gördüğü yerde yok eden “kötü madde” de hâlâ bu evrende yaşıyor mu? Yaşıyorsa, nerede?.. . Bütün bu “büyük” soruların yanıtı oysaki çok basitmiş... Büyük Patlama sırasında sonsuz miktarda madde ve antimadde (maddenin ters ikizi) oluştu. Bunlar birbirine çarptıkça birbirini yok ettiler; ama öyle anlaşılıyor ki, maddenin sonsuzluğu antimaddenin sonsuzluğundan daha büyük bir sonsuzluktu ve bu sayede madde kendi ters ikizine galip geldi. Böylece ağırlığı 10 üzeri 50 ton olan (1’in arkasına 50 sıfır konulacak) ve 10 üzeri 80 atomdan oluştuğu hesaplanan bu maddî evren yaşamını sürdürebildi. . Eğer b... Devamı

03 12 2010

Kitaplarımı Ücretsiz İndirebilirsiniz

1-  http://www.archive.org/details/BeyninKimligi 2- http://www.archive.org/details/GenetikGercekler 3- http://www.archive.org/details/iNANCFIRTINALARI 4- http://www.archive.org/details/PiS2YATIR 5- http://www.archive.org/details/SoruYorum 6- http://blog.milliyet.com.tr/MehmetSaglam   Beş kitabımı da word.doc olarak ücretsiz indirebilirsiniz... ... Devamı

03 12 2010

Aşk altıncı his mi?

Beyin üzerine yapılan araştırmalardan birine göre, birbirlerine âşık çiftlerin beyinleri tek bir beyin gibi çalışmaya başlıyor! Yani ikinci bir beyni kendi beynimizle paralel bağlantı ile birleştirme... Bence bu, harika bir haber! :-) . “En son teknolojiler kullanılarak yapılan nöron devreleri analizleri sonucunda elde ettiğimiz bulgular, âşık çiftlerin aralarında altıncı bir his olduğunu kesinkes ortaya koydu!” diyor Sydney Teknoloji Üniversitesi araştırmacılarından Doktor Trisha Stratford. “Araştırmalar ilerledikçe, altıncı bir hisle iletişim kurulabileceğine dair ipuçlarının daha da belirginleşeceğini ve bunun yeni bir devrim yaratabileceğini sanıyoruz.” diye de ilave ediyor Trişa Hanım. . Bayan Stratford, “Acaba aşka düşmüş çiftler birbirlerinin düşünceleri yanında neler hissettiklerini de bir tür telepati biçimde anlayabiliyorlar mı?” sorusunu da sorup yanıtının peşine düşmüş. 15 çiftten oluşan gönüllü bir denek grubu oluşturmuş, ekibiyle birlikte hepsinin kalp atışlarını ve beyinsel aktivitelerini incelemiş. . Bu araştırmada, birbirinden ayrılamayacak kadar birbirini seven âşık çiftlerin beyinlerindeki etkinliklerin ayrıntılı MR (eMaR) filmleri çekilmiş. MR imgelerinde, beyin sinyallerinin neredeyse aynı frekans ve aynı dalga boyunda olduğu ve fizyolojik olarak ikiz kabul edilecek kadar benzeştiği görülmüş. . Bu bulgu; beyinden ayak başparmaklarına kadar uzanan sinir sistemlerinin olağanüstü bir uyum içinde çalıştığı ve böylece beyin ve bedenlerindeki düşünce ve duyguların aynileştiği anlamına geliyormuş. . Son araştırmada ise, birbirini çok iyi tanıyan çiftlerden erkek olan aynalı cam arkasına alınmış ve eşinin kendisine sorulan bir soruya ne cevap vereceğini soru so... Devamı

06 07 2010

BOĞAZİÇİ'NİN SIRLARI

1913-1916 yılları arasında, Başkent İstanbul’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun Amerikan Büyükelçisi olarak görev yapmış Henry Morgenthau. . İttihat ve Terakki Cemiyeti liderlerine, özellikle Talat Paşa’ya, Enver Paşa’ya ve Cemal Paşa’ya çok yakın olmasına rağmen onların ağzından devlet sırlarını alabilmek için her türlü yolu denemiş oldukça kıvrak zekâlı bir diplomat. Fakat yanıltıcı haberlerle (dezenformasyon) kandırıldığı, güçlü İngiliz donanmasına rağmen Çanakkale’de bozguna uğranılmış olmasında payı olduğu ortaya çıkınca, Vaşington’a geri çağrılmış. . Kendini temize çıkarmak için olsa gerek, oturup 3,5 yıllık görevi süresince kendi yaptıklarını, devleti idare edenlerle olan diyaloglarını ve Osmanlı coğrafyasında olup bitenleri anlatan 17 bölümlük, 200 sayfa uzunluğunda bir kitap yazmış. . Adı “Secrets of the Bosphorus”; Boğaziçi’nin Sırları veya İstanbul Boğazı’nın Sırları diye çevrilebilir. Kitabın orijinalini bir İngiliz arkadaşımın kitaplığında gördüm. (Dedesinden kalan ve yaşları yüz civarında dört bin çok değerli kitaptan sadece biri idi.) Satın almak için 200 Sterlin teklif ettim, satmadı; ama fotokopisini almama izin verdi. . Kitabın tamamını dikkatlice okudum; aldığım notları tekrar kontrol ederek sizlerle paylaşacağım. Bizdeki tarih kitaplarında ve o yıllara tanık olmuş insanların hatıratlarında rastlanamayacak “gerçek”lerle dolu bu anı kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış yıllarında, devlet katında olup bitenlerin içyüzünü tanımamıza, etnik milliyetçiliklerin nasıl kaşındığını görmemize ve içinden geçtiğimiz bu sorunlu yılların o yıllarda oynanan oyunlarla ne kadar benzeş olduğunu görmemize olanak tanıyor.... Devamı

30 06 2010

Kapitalizmin Mezarı Üstünde Dans

Londra’yı gezmiş olanlar bilirler; Parlamento Meydanı en çok ziyaretçi alan yerlerden biridir. Tüm dünyaya saat ayarı veren Big Ben Saat Kulesi, Westminster Manastırı, Thames (Temz) Nehri üzerindeki Westminster Köprüsü ve tabii dünyanın en süslü ve en eski parlamento binalarından biri olan -Lortlar ve Avam Kamarası’ndan oluşan- Birleşik Krallık Parlamentosu görülmeye değer yerlerdir. Önündeki küçük çim meydan ise sık sık halkın şikâyetlerini sergilediği gösterilere sahne olur. . 11 Mayıs-12 Haziran arasındaki son bir ayı Londra’da geçirdim. Ve o meydanda beni çok şaşırtan, yıllarca süreceği söylenen bir “süresiz protesto”ya tanık oldum! . Dünyanın dört kıtasından gelen ve Kapitalizm’e karşı olduğunu söyleyen, birbirini hiç tanımayan 70-80 genç, meydanda “Demokrasi Köyü” adında bir kamp yeri kurmuş, irili ufaklı 30 kadar çadırda yaşıyorlar "kardeş kardeş". Tek haykırışları çimlere diktikleri pankartlardaki sessiz sloganlar. . Etraftaki yüzlerce Japon turistin arasından sıyrılıp çadırların fotoğraflarını çekerken Evrim ve Melek adında iki de Türk bayan "turist"le karşılaştım. Biri öğretmen, İngilizce öğrenmek için gelmiş; diğeri tiyatro eğitimi için. Gündüz çalışıp cep harçlıklarını çıkarıyorlar, geceyi -sözde protestocu olarak- çadırlarda geçiriyorlar. . Dikkatlice bakın her göz, çadırda kalanların hiçbirinin bu gösteriye idealleri uğruna katılmadıklarını, bedava yatak derdinde olduklarını hemen anlar. Yoklama yaparken herkese bir şeyler soran, elindeki "müşteri" listesini sürekli gözden geçiren ve Avustralyalı olduğunu sandığım sarışın k... Devamı

05 07 2010

Kendime mahrem miyim?..

Keyifli yalnızlığa kilitlenmiş beni anlattım bir önceki yazımda; iyi ama içimde kırk oda, her birinde bir ben, içlerinde henüz tanışmadığım ben’ler de var... Ben şimdi o ben’leri nasıl anlatacağım sizlere?.. Kaç hücremin içindeki ben’i anlatacak kadar tanıyabildim ki? Hepsinden daha önemlisi; ben gerçekte kaç ben’im?.. Ben dediğim öznenin kişiliği kaç ben’in yamalı bohçası acaba?.. . Toplumun içime kilitlediği ben hangisi? O ben kaçıncı odamda?.. . Özgürleşmiş, kendini gerçekleştirip ifşa etmiş ben’lerim hangileri?.. . Hangi odamda yaşıyor genetik şifrelerimin ürettiği ben'liğim? Hangi ben onunla dost; hangi parçam tanışık değil o ben'le? . Hiç giremediğim odalarımda daha kaç ben gizli? Ya kırkıncı odam... Oradaki ben kim? Neden hakkında hiçbir şey bilmiyorum onun!? Yoksa kendi kendimden dahi sakladığım ben mi gizli o kapkaranlık "kodes"te? . Merak ediyorum; ben her sabah uyandığımda aynı ben miyim? Hangi odamdaki ben uyanıyor hafta sonları? Kışlık ben ile yazlık ben neden akraba olamayacak kadar farklılar? Ya o coşku dolu ilkbaharlı ben, o kim, o hangi odamda? . Sevecen ben ile acımasız ben aynı bedendeki yakın komşu hücrelerde nasıl barınabiliyorlar, bir bilsem!.. Özverili ben ile bencil ben; sakin ile telaşlı, kibar ile kaba, alçakgönüllü ile kibirli ben ne zaman doğdular içime? Neden sevmediğim benleri hâlâ sürgüne yollayamadı sevdiğim ben’ler? . Ben kimim? Tanıdığım ben hangi ben’im? Âşık olan ben ile nefret eden ben aynı ben olamaz, olMamalı, değil mi?.. . Ben içimdeki benleri tanıdıkça neden kendime dahi mahrem oluyorum? Kendimi tanıdıkça kendime yabancılaşıyor muyum yoksa? Neden kendime rakip oluyorum bazen? Hangi odamdaki hangi... Devamı

01 07 2010

23 Sentlik Askere Dair

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kore'nin bağımsız bir devlet olarak kurulmasını kabul eden müttefik devletler, Japonları Kore'den çıkarmak için 8 Eylül 1945'te Kore'ye asker çıkardılar. Fakat bu olaya müdahale eden Sovyet Rusya 38. paraleli doğal sınır olarak kabul edince, Kuzey ve Güney Kore Devletleri kurulmuş oldu. . 25 Haziran 1950 tarihide Kuzey Koreliler, Güney Kore'yi işgale başladılar. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Komünist Kore'nin bu saldırısını püskürtmek üzere üye devletleri yardıma çağırdı. 16 devlet Kore Cumhuriyeti ordularıyla birlikte, Birleşmiş Milletlerin komutası altında çarpışmak üzere asker gönderdiler. 1953 yılında yapılan mütareke ile Kore'de silahlı çarpışma sona erdi. . Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti 4500 kişilik, 141. alaydan oluşan tugayı tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında Kore'ye gönderdi. Türk askerlerinin cesurca ve cansiperane mücadeleleri sayesinde savaşın gidişinin değiştiği pek çok kaynakta yazılıdır. . New York'taki Kore Savaşı Anıtı'nı ziyaret eden arkadaşım Cengiz Yengil'in çektiği fotoğrafları aşağıda yayımlıyorum. ABD kayıtlarına göre 721 askerimiz şehit olmuş, 1475 askerimiz yaralanmış ve 175 askerimiz kaybolmuş. Hepsini ve ailelerini saygıyla anıyorum. . O günlerde Amerikalı bir yetkilinin çıkıp "Türk Askerinin bize maliyeti çok ucuz, sadece 23 cent'e mal oluyor her biri!" demesi üzerine, bakınız büyük şairimiz neler yazmış: * 23 Sentlik Askere Dair * Mister Dallas, sizden saklamak olmaz, hayat pahalı biraz bizim memlekette. Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti, Ankara'da 23 sente yahut bir kilodan biraz fazla mercimek, elli santim kefen bezi yahut yahut da bir ... Devamı

05 08 2009

GÖLGESİZ KANADIM

Bir eş gider, başkası gelir, Bir evlat gider, yenisi gelir, Bir kardeş giderse zamansız Celalim, yerine kim gelebilir? Sensiz nedenler ve nasıllar Ne kadar da anlamsızlaştı! Bedenin burada olsaydı tek Hiç konuşmasaydın da olurdu. Huzur veriyorsun geldiğimde yanına, Bir de mezar taşını her dokunduğumda, Capcanlı, garip renklere bürünüyorsun Bağrında biten taç yapraklarında. Cennetliksin biliyorum, eminim! Çünkü o sevgi dolu kalbini Hangi yüreksiz tanrı Cehennemde yakabilir?! Gözlerim kamaşıyor her rüyada Gördükçe ağarmış bedenini, Işığa geçtiğin besbelli Ruhsal bir tünel yolculuğunda. Issızım, küskünüm, tavırlarım kaba, Senin yerine seve seve ölürdüm ama; Artık ne gelir ki elimden, ne gelir Kendimi hayata atmaktan başka?! (24 Temmuz 2009 / 09:40) Devamı

07 02 2009

Roberto Carlos ve Michel Platini'ye dekolte mektup

Eski Fransız futbolcu, şimdiki UEFA Başkanı Michel Platini futbolcuların astronomik ücretlerine tavan sınırı "Salary Cap" getirilmesi gerektiğini söylemiş. Harika bir düşünce!.. Bu öneriyi ciddiye alan Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu da, Turkcell Süper Lig'deki takımlar arasında maddî açıdan çok büyük farklar olduğunu ve bu fark yüzünden kulüpler arasındaki yarışın adil olmadığını söylemiş...Bu haberi duyar duymaz, yazmakta olduğum şu yazı, bir anda kendi kendini yazdı zihnimde. Yerimden zıpkın gibi fırlayıp bilgisayarımı açtım. Aklıma ilk gelen kişi Fenerbahçe'nin Brezilyalı futbolcusu Roberto Carlos idi. Hemen yaşam öyküsünü araştırmaya başladım. Bulduklarımı kendi yaşamımla karşılaştırdıkça isyanım giderek arttı. Sonuç aşağıdaki mektup:Değerli Roberto Carlos da Silva Rocha,Sen doğduğun gün, ben yüksek okulda İngilizce, İngilizce öğretmenliği ve pedagoji öğreniyordum.Sen 3 yaşındayken, ben Türkiye'nin 65 kentini arabalı turistlerle dolaşmış, ülkemin ve diğer ülkelerin kültürleriyle hemhâl olmuştum.Sen 7 yaşında Sao Paulo'nun mahalle sokaklarında o ufacık lastik topun peşinde koşarken, ben Noam Chomsky'nin Dil Felsefesi'ni öğrenmekle geçiriyordum vaktimi.Sen 15 yaşında sevgili baban Oscar Carlos’un atletizm yarışlarında aldığı madalyalarla övünürken, ben Milli Eğitim’den ve British Council’den aldığım başarılı eğitmen/öğretmen takdirnameleriyle övünüyordum.Sen 19 yaşında profesyonelliğe Palmeiras futbol takımında başladığında, ben Londra’daki British Museum’da “Bizans sikkelerinin İskandinavya’da ne işi vardı?” başlıklı bilimsel konferansı dinliyordum.Sen 1996 yılında Real Madrid’e transfer olup dolar milyoneri olduğunda, ben insan beyni üzerine yaptığım uzun araştırmamı bitirmiş, &ldq... Devamı

08 02 2009

MEDYA DENİNCE AKLINIZA NE GELİYOR...

Benimkine basılı, görsel ve işitsel kitle iletişim kanalları geliyor hemen. Yani hem ulusal, hem uluslar arası televizyon kanalları, radyo istasyonları, filmler, gazeteler, dergiler, broşürler ve reklam panoları... Bunlara sanal medyayı da eklemeye sanırım kimsenin itirazı olmaz artık. Öyleyse bizim blogları da medyayla ilintili birer iletişim aracı sayabiliriz.Ne var ki, bu ülkedeki medya -benim gördüğüm kadarıyla- dünyadaki benzerlerinden oldukça farklı ve -bir iki müstesna grup dışında- epeyce de hastalıklı bir yapıya sahip!Farklı; çünkü hem kendi çıkarlarını ve geleceğini, hem ülkesinin çıkarlarını ve geleceğini tehlikeye atabilen, dar görüşlü, günlükçü, gözü kara, kavgacı ve hatta bölücü özellikler sergiliyor!Hastalıklı; çünkü kısır, mutsuz, doyumsuz, biraz mazoşist, biraz sadist ve hatta melankolik!... Karşılaştırmalı olsun diye, 16 yıl izlediğim İngiltere’deki medyanın tutumunu yazıp sonuçlamayı size bırakıyorum... 300 yıl önce gazeteciliği, 100 yıl önce radyoculuğu, 70 yıl önce televizyonculuğu başlatan B. Britanya’daki medyanın 10 değişmez prensibine sürekli tanık oldum:1- Ülkenin ve devletin devamlılığını ve çıkarlarını her şeyin üstünde gördükleri için, ulusal çıkarları gözeten olağanüstü bir oto-sansür mekanizması geliştirmişler,2- Medyanın toplum mühendisliğindeki öneminin her yönüyle farkında oldukları için stratejik makamlara çoğunlukla Oxford, Cambridge, Durham vs gibi seçkin üniversitelerde yetiştirilmiş, yüksek sorumluluk sahibi ve yüksek görev bilinci taşıyan elemanları yerleştirirler,3- Demokrasinin sacayağı olan "temsil-katılım-denetim" kuralına sıkıca uyar, -demokratik kitle örgütlerinin yanı sıra-... Devamı

13 08 2008

KENDİ AYAĞINI KURŞUNLAYAN MİLLET

Bu fotoğraftaki güzelliklere konsantre olup ruh sağlığımızı korumak ve yaratıcılığımızı olumlu eylemlerde kullanmak varken, bugünlerde nelerle uğraşmaya mecbur bırakılıyoruz ey okur!!!Dinci - Dinci karşıtıLaikçi - Laikçi karşıtıAtatürkçü - Atatürkçü karşıtıUlusalcı - Ulusalcı karşıtıTürbancı - Türbancı karşıtıAB'ci - AB'ci karşıtıAmerikancı - Amerikancı karşıtıKürdistancı - Kürdistancı karşıtıGenelkurmaycı - Genelkurmaycı karşıtı...Listeyi uzatabiliriz; ama arife tarif gerekmez.11 Eylül 2001’e kadarki dönemde üç tür kamplaşma yüzünden en az 30 yıl geri kaldık gelişen ve gürbüzleşen Batı karşısında. Bu kayıp, Alevi-Sünni, Komünist-Faşist ve Türk-Kürt ayrımcı fikirlerinin içimizde öldürücü birer virüs gibi yayılması yüzündendi. (“Bu virüsler Batı’nın ve eski adıyla Sovyetler Birliği'nin oyunlarıydı; içimize sokuldu ki Türkiye şahlanıp onlarla yarışacak güce sahip olmasın ve kolayca sömürülebilsin,” demek istiyorum; fakat diyemiyorum; çünkü “Akıllı davranıp o oyunlara gelmeseydiniz!” sözünü duyar gibi olmak zoruma gidiyor, onurumu kırıyor!) 21’inci yüzyılda da gelişmiş ülkelerden yine 20–30 yıl geriden yürümemiz için ve kaynaklarımızın Batı sermayecileri tarafından paylaşılması amacıyla bu kamplaştırmalar çok başarılı toplum mühendisliği stratejileri ve psikolojik savaş taktikleri uygulanarak, dantel gibi işleniyor toplumsal dokumuza. Ve maalesef yine oyuna geliyor, yine karşıt kamplara bölünmeye zorlanan bir toplumsal yapıyı hızla inşa ediyoruz kendi elimizle.Bu ülkenin en okumuş, en deneyimli, en akıllı insanları, yani entelijensiyası, televizyon ekranlarına çıkarak veya gazetele... Devamı

10 08 2008

ÇÖZÜMBOZAR

Ülkemiz eğitim, sanat, yaratıcılık ve gelişmişlik endekslerinde -ne yazık ki- orta sıralarda yer alıyor.  Ortalama eğitim düzeyimiz dört buçuk yıl (Avrupa ortalaması 12 yıl; ABD ve Japonya'nınki 12,5 yıl.)! Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve vatandaşları olarak, birikmiş, arapsaçına dönüşmüş, kronikleşmiş; fakat çözüm bekleyen binlerce sorunla karşı karşıyayız. Sorunlarımız öylesine kör yumak olmuş ki, birini çözdüğümüz zaman o çözüm bile başımıza yeni dertler açabiliyor. Bir başka deyişle, antikalaşan sorunlarımız kendi içinde öylesine bir denge oluşturmuş ki, negatif dengenin bozulmasına izin vermeyen bir kısırdöngüye dönüşerek, kendini ölümsüz kılmış.  Bu tür dengelenmiş problemler düzenine dünya literatüründe herhangi bir isim verildiğine rastlamadığım için önce bu açmaza bir ad koymak istiyorum: ÇÖZÜMBOZAR. Demek ki önceliğimiz bu çözümbozarımızı bozmamız olmalı, diye düşünüyorum. Öyle ya, hangi iktidar gelirse gelsin, hangi sistem getirilirse getirilsin, sorunlarımız bir türlü çözülmüyor!  Siz okuyuculardan ricam aşağıdaki problemlerimiz hakkında düşünmek, araştırma yapmak, çözüm önerileri geliştirmek ve hem bizi hem de çevrenizi bilgilendirmek; ayrıca yetkililere, sizi temsil eden milletvekillerine (www.tbmm.gov.tr) ve sesinizi duyuracak olan köşe yazarlarına çözüm önerilerinizi e-postayla yollamak olacaktır. Herkese teşekkürlerimle... 1- Yolsuzluk, rüşvet, kara para2- Hazinenin ve kamu kaynaklarının dağıtım kavgası3- Çarpık ekonomik sistem, hızla büyüyen iç ve dış borçların tehlikeli düzeylere çıkmış olması4- İti... Devamı

05 08 2008

BEYNİMİZDEKİ YILDIZ TOZLARI

Yaratıcı zekâ: hayal gücü ile düşünce gücünün, bir başka anlatımla beynimizdeki “resim sergisi” ile “fikir sergisi”nin sürekli olarak çakıştırılması sayesinde oluşan üstün bir yetenektir. Yaratıcı zekâ herkesten farklı düşünmeyi sağlayan beceridir; var olan şeyleri daha öncekilerden daha farklı biçimde birleştirerek daha işlevsel, daha estetik veya daha yararlı hâle getirir. Bazen de hiç umulmadık sonuçlar, yani icatlar elde eder.Yaratıcı zekâyı besleyen iki damar vardır; biri merak, diğeri hayal etme/imgeleme. Bu damarlar açık oldukça, hafıza ve düşünce mekanizması sağlıklı ve işlek kaldıkça; yaratıcı zekâ sürekli olarak üretmeyi sürdürür. Bunun kanıtı mucitlerin icat sayılarıdır. Pek çok mucit en çok bilinen icadıyla tanınır; fakat çoğunun onlarca icadı vardır. Örneğin, Edison ampul ile ünlüdür; ama ampulü buluncaya kadar yaptığı deneyler sırasında onlarca icat daha yapmıştır. Telefonun ve ses kaydetme cihazlarının da fikir babasıdır.Yaratıcı zekâ ve hayal gücü arasında sıkı bir işbirliği vardır. Bir simyacı gibi, bir gram cıvaya bir tutam yıldız tozu, iki dua, üç hokus-pokus ekleyip bir gram altın elde etmeyi önce düşlemek, yani hayal etmek gerekir. Yaratıcı zekâ, önce zihinde üretilen hayalî, yani soyut objeyi veya düşünceyi somut bir varlığa dönüştüren zekâdır. Önce sessiz bir film izler gibi veya bir resim sergisini geziyor gibi düşünür yaratıcı zekâ. Sonra gözünün önünden ayırmadığı o imgesel varlığı, somut bir varlığa dönüştürmenin yollarını arar. Ve bıkmadan usanmadan gözlemler, tartışmalar, testler, deneyler yapar. Terler, yorulur, günlerce uykusuz... Devamı

23 07 2008

RAHİM SENDROMU

Yazışarak, telefonla, bilgisayarda görüntülü sohbetle, yüz yüze, her ne biçimde olursa olsun, annenizle iletişim hâlinde misiniz?.. Öyleyse bu blog sizin bugünkü falınızdır. Hem de asla unutamayacağınız kadar kesinlik taşıyan bir fal olacağı garantisiyle...20 yıl mı desem, 30 yıl mı, 40 mı?.. İzinizi asla kaybetmeyen, sizi bir gölge gibi takip eden kocaman bir karanlık vakum görüyorum fincanın şurasında. Şeye benziyor -ana rahmine... Fakat göğüs kafesi ile Pelvis arasına yerleşmiş o şişkin balon gibi şey değil bu. Hani, minnacık bir zigotu 9 ayda mükemmel bir insana dönüştüren o kadın organı olsa, size şöyle diyeceğim: 12 hafta sonra tat alabileceksiniz, 13 hafta sonra sesiniz çıkacak, 24’üncü haftada hafızanız gelişecek, 26’ncada rüya görmeye başlayacaksınız, 32 hafta sonra görme duyunuz gelişecek ve 6 aylıkken anneniniz tüm duygularını hissetmeye başlayacaksınız... Ama öyle değil.Accayip bir yaratık bu!!! Bazen bütün bir kentin üstüne kaplayacak kadar genişleyip büyüyen bir karartı, bir heyulâ, hatta bir fantom... Bir sendrom... Rahim Sendromu...Ana rahmi deyip geçmeyin... Asla ölmeyen bir fenomendir o... Maddî varlığı ameliyatla alınsa dahi, sanal olarak yaşamını sürdüren bir uzaylıdır o... 9 ay 10 günlük karanlık hücre hapsi bitince -ciyak ciyak kurtuluş naraları atarak- ışığa kavuştuğunuz gün, sizi şemsiyesi altına almak için genişleyen sanal bir kâbustur o... Ve sahibi ölse dahi, sizi asla terk etmeyen bir sadakatle hatıralarınızda yaşamını sürdüren, ölümsüzlük şerbeti içmiş Hızır ruhlu bir yaratıktır o...Hem ölümsüzdür, hem yayılmacı... Gittiğiniz her yere o da ulaşır gölgeniz gibi... Okula ilk başladığınız gün, okul bahçe... Devamı

26 07 2008

ROMANCILAR MAZOŞİST Mİ?

180 dakikalık uzun metrajlı bir film çekmeye karar verdiğinizi düşünün. Bu filmin senaryo yazarı, rejisörü ve sanat yönetmeni siz olacaksınız. Zaman ve mekân seçimleri size ait olacak. Filmdeki tüm karakterleri kendiniz yaratacak, kostümlerini kendiniz dikecek, makyör/makyöz kendiniz olacak ve üstelik tüm rolleri de kendiniz oynayacaksınız. Müzik, ışıklandırma, koreografi, suflaj, dublaj, senkronaj vs. hepsi sizin üstünüze yıkılmış olacak. Bunlar yetmezmiş gibi, yapım şirketinin tüm masraflarını da kendi cebinizden karşılayacaksınız. Bütün bunlara karşın, yapacağınız filmin herhangi bir sinemada oynayıp oynamayacağını bilemeden -ve büyük bir risk aldığınızı bile bile- bütün bu zorluklara katlanmayı göze alacaksınız. İş, bu kadarı ile bitse kolay... Olağanüstü bir hafıza gücünüz ve konsantrasyon beceriniz olmalı. İlk yarım saatini hızla çekebileceğiniz film ilerledikçe, atacağınız adımlar giderek yavaşlayacak; çünkü daha önce hangi sahnede kimin ne söylediğini, ne giydiğini, neler yaptığını, neler plânladığını vs. anımsamanız gerekecek. Renkleri, yüz ifadelerini, ışığın yönünü, karakterlerin alışkanlıklarını, hepsini, her şeyi sahne sahne zihninizde capcanlı tutmaya mecbur kalacaksınız. Veya söylenen her cümleden sonra, daha önce söylenenleri geri dönüp tekrar tekrar, belki yüzlerce kez izleyeceksiniz.Film bittiğindeyse, bu kez bittiğinden emin olamayacaksınız. Filmi nadasa bırakacak, birkaç aylığına unutacaksınız. Sonra oturup herhangi biri gibi filmi izleyecek, ilk izleyici siz olacaksınız. Eleştirel bir gözle, sahne sahne kusur arayarak, bulduğunuz her hataya sevinerek, daha başkaları var mı diye endişelenerek... Kötü sahneleri ya tüm ekibi tekrar sete çağırıp yen... Devamı

03 08 2008

YARATICI YAZARLIK ÇALIŞTAYI

Zanaatçılar bir şeyi öğrendikleri hâliyle kalırlar ve onu mülk edinip tekrarlarlar. Hikâye anlatıcısı da böyledir, anlattığı şeyi nereye gitse değiştirmeden aynı çerçeve içinde tekrarlar. Oysa zanaatçılardan ve hikâyecilerden kopan sanatçıların başka bir düşüncesi vardır, o da sürekli değişmektir ve yaptığı bir önceki şey karşısında bir sonraki şeyin gerilediğini görmek istemesidir. Yazar adayı, ideal bir metin yazamayacağını daha yazmaya başladığı anda bilir. Öyleyse, yazma sürecine başlamak demek, yazan kişiden yazar kişiye doğru değişen, dönüşen ve sizden öncekilerin gidip de dönmediği bir ormana davet edildiğinizi daha yolun başında bilmek ve bu söylemi içselleştirmek demektir. Yaratıcı yazma, yazılanları mülk edinmek yerine terk etmeyi önüne koyanların birinci derecede kendini kurmayı amaç edindiği özel bir çalışma alanıdır. Hatta, Jean Jack Rousso der ki, “Şairler dili kullanmayı reddeden insanlardır.” Yani dili kullanmadan şiir yazmayı öneriyor. Ama yazar kişi en azından oyunun kurallarını bozan kişi olmalıdır. O hâlde, yazının biricikliği sizin o yazıda kurduğunuz dili açıklar.O hâlde, “Terk edeceğimiz şeyi niçin yazıyoruz?” sorusuna verebileceğimiz yanıt birden çoktur. Dolayısıyla, bu soruyu yanıtlamak yerine her yazan kişinin kendine göre oluşturacağı gerekçeleri kendi doğrusu olarak kabul etmemiz gerekir. Aslında denilebilir ki, bir şeyin ikinci bir tanımı yapılabiliyorsa, artık sonsuz sayıda tanımını yapmaya adaylar çıkabilir. Bir yazarı oluşturan şeylerin toplamına bakma çabamız, yazmak isteyenlerin niçin yazar olmak istediklerini iyi kötü açıklayabilir. Bu şeylere baktığımızda, onun genetik mirasından, içerisinde doğduğu coğrafyadan, sosyal ortamdan, dilden, trav... Devamı

02 08 2008

SANATLA VE KENDİMİZLE YÜZLEŞME

Ulus olarak kendimizle yüzleşmede çok geç kaldığımızın kaçımız farkındayız acaba? Yüzyıllardır yaptığımız ve hâlâ yapmakta olduğumuz hataları göz ardı ederek yaşamaya devam etmekle ne büyük fırsatları ve mutluluk araçlarını kaçırdığımızı göremiyor muyuz? Demek, gözümüzü pembeye boyadıkça ufkumuzu sislendiren hamasi söylem ve tavırlarımızın bizi dünya ölçeğinde ne denli gerilerde bıraktığını belki de göremiyoruz ki, hata üstüne hata yapmaya devam ediyoruz.Bu topraklarda doğmuş herkese hitap eden bu uzun yazımda, kendi tarihimizle, sanat anlayışımızla, eğitim sistemimizle ve dünya görüşümüzle neden yüzleşmemiz gerektiğini dillendirmeye çalışacak, bir-iki öneride bulunacağım.Başlangıç olarak, ülkemize ve dünyaya evrensel nitelikli ne tür katkılarımız olduğunu saptamak amacıyla bir Türkiye fotoğrafı çekelim...Bu resmin ön plânında göreceğimiz ilk şey; bir dünya jürisinin alkışlayacağı kalitede sanat, bilgi, bilim ve teknoloji üretemediğimiz olacaktır. Bu yetmezmiş gibi, kapı komşumuz Avrupa’da ve daha uzaklarda üretilen niteliği yüksek sanatı ve bilimi doyasıya tüketemediğimizi de göreceğiz.Modern uygarlığı hâlâ yakalayamamış bir ülke olmanın acıklı gerçeği karşısında, bu yazıyı okuyan herkes hem utanmalı, hem kaygılanmalı ve hem de elinden ne geliyorsa onu yapmak için harekete geçmelidir.Utanmalıyız...Çünkü sanat: Herkesi ve toplumu en çıplak, en komik, en güzel ve en çirkin hâliyle kendine gösteren bir ayna; estetik değer, evrensel etik, bilgi, bilim ve teknoloji üretmeye giden yolda bir esin kaynağı ve insanı yücelten/değerli kılan mihenk taşlarından biri olduğu hâlde, ona hak ettiği o yüce değ... Devamı

27 07 2008

ŞİİRİN DIŞINDA ÜŞÜRSÜNÜZ

Kelepçe, tasma, zincir tanımaz şiir, özgürdür, özgürlüktür; zalimlere ve alçaklara meydan okur, boyun eğdirir, engel tanımaz, yıkar, ezer geçer; ölümsüzdür, aşktır, sevdadır; anaların şefkati, babaların güveni, çocukların kıvancıdır! Evet, böyle bitiyordu İkinci İzmir Uluslararası Şiir Buluşması'nın kapanış konuşması.{"Şiir nedir, ne değildir?" sorusuna alacağınız en kapsamlı yanıtlardan biridir bu yazı. Akla gelen süslü sözcükleri art arda dizip şiir diye internette yayımlayan yurdum insanının bu yazıyı okuduktan sonra gerçek şiirle -çok ince de olsa- bir bağ kuracağını umuyorum.}Uluslararası PEN Kulüpleri İzmir Temsilcisi Dinçer SEZGİN ve Konak Belediye Başkanı A. Muzaffer TUNÇAĞ’ın açılış konuşmasıyla başladı II. Uluslararası İzmir Şiir Buluşması'nın ilk günü.“Türkiye’de her üç kişiden beşi şairdir!” diyen Aziz Nesin’in sözü <gökkubbede hoş bir seda> olarak kalmadı, şairlerin ve şiirin artık bir başkenti olduğu bu yıl bir kez daha kanıtlandı.<Şairin Poetikası> konulu söyleşiyi Enis BATUR yönetti. Konuşma sırası 35 yıldır İsveç’te yaşayan ozanımızdaydı.Özkan MERT:“Benim şiirimin temel poetikası şudur: Yaşamdan fışkıran, yaşamı sorgulayan, yaşamla sorgulanan/yenilenen, coğrafyası dünya ve direksiyonu insan yüreği olan bir şiir... Şiirin ne olduğunu bilemeyiz. Bir tek şairin şiir üzerine söylediği sözler sınırlı ve görecelidir, şiiri ve diğer şairleri bağlamaz, şiir tek bir görüşe sığdırılamaz! Fakat şiirin ne olmadığını bilebiliriz. Bunu bildiğimizde, şiire biraz yaklaşmış oluruz. Şiir sadece anlattıklarıyla değil, anlatmadıklarıyla da vardır. Şiir bazen sözcüklerin arasındaki sessizlik veya uçurumdur. Şairse, dünyayı sözcüklerl... Devamı

30 07 2008

YAZMAK AZINLIK OLMAKTIR

Beşinci İzmir Öykü Günleri’nde, “büyüdüm, bozuldu büyüler” dememiş olan pek çok yazar, Alsancak Kültür Merkezi’nin konferans salonunu hıncahınç dolduran tüm yazı sevdalılarına, “Ağır ağır çıkacaksınız bu merdivenlerden yol haritasını üst basamaktakilerden öğrene öğrene...” dediler özetle.*** Yaratıcı Yazarlık ve Kısa Öykü ***Aydın ŞİMŞEK: “Yazmaya yönelmek öncelikle azınlık olmayı göze almaktır. Yazmaya yönelen azınlığın bir üyesidir. Ve bu azınlığın birbirlerinden yazı dışında hiçbir çıkarı yoktur… Unutulmamalıdır ki yazar, ideal okurun kendisidir. Bu nedenle dış dünyaya ve okura karşı birinci dereceden sorumluluğu yoktur yazarın. Kendine, yazının iç disiplinlerine, dinamiklerine karşıdır asıl sorumluluğu. Metnini oluştururken en son düşüneceği şeydir okur. Okurun yararına bir metin ancak okur yok sayılarak kurulabilir…“Arkadaşlar... Her toplumda egemen akıl tüm algı alanlarını kodlayarak, toplumsal sağduyuya dönüşür. Bu olgu, toplamımızın bileşkesi olarak bizi esir alır ve zamanla yerleşik ezberleri yaratır. Sanatın, yazmanın amacı bu klişeleri, ezberleri, kuralları aşındırmak olmalıdır. O nedenle yazmak uzun-ince-dar bir yoldur. Bu yolu geçmek için ağırlıklarından kurtulmak zorundadır yazar. “Ben yazmak istiyordum ve Hava Kuvvetleri’ndeki görevim bir ağırlıktı. 5 yıl çalıştıktan sonra ondan kurtuldum. Her şey ile ancak herkes gibi olunur. Yazar radikal değil, değişen ve deneysel düşünen biri olmalı. Tutucu ve gerici değil, devinen ve dönüşen bir zaman kavramını ele almalı; kendi gerçekliklerinin ötesine geçmeli.“Sözcükleri cilalayıp öykü diye sunmak nostaljik bir travmadır. Burada okunan bazı öyküler 300 yıl... Devamı

01 08 2008

BONCUKLU BİR CÜMLESİ OLSUN HERKESİN

Sevgili Bése, annelerin sesleri, yerin yedi kat dibine işleyen birer çaresizliktir, başka hayatlar düşünmemizi bir ihanet duygusuna dönüştüren. Kardeşlerimiz güneş kekemesidir. Evlerimizden üç kuşak daha yılgındır öğretmenlerimiz. Okullar önlüklerimizi yatak çarşaflarımıza çevirir. Mavi değildir sokağımızın hiçbir kapısı. Ağaçların kuşları vardır, rüzgârı vardır, bizim sesimiz yoktur. Köpeğimizin kuyruğu bizden daha özgürdür. Ve bir gün, mezar mühürlü bir hayalsiz zamana, kırık, tenha harfler düşeriz kalbimizin gizli suçlarından.Bize gülerler sevgili Bése. Aynı fotoğraf solar hepsinin duvarlarında, bize gülerler. Sararmış otlar gibi konuşurlar, bize gülerler. En uzun yolları yarım saatte biter... Bir tahta sandalyedir büyüklükleri... Birbirlerinin gölgesinde üşürler... Topraklarından başka yalnızlıkları yoktur... Herkes bir diğerinin yüz yıl sonra söyleyeceğini bilir... Takvimlerinde, çizilmiş bir tek gün yoktur... Bir suç telaşıyla sıçrarlar rüyalarından; ama bize gülerler.Ve biz yazarız Bése... Yazmadığımız hiçbir şey bizim olmayacağı için yazarız. Zamanı bizim kılmak isteriz. Otlara, böceklere, uzaklara ve yağmurlara ancak yazarak katılırız. İnsan kendi gölgesinde yalnız bile değildir, bir eşya kasvetidir olsa olsa, demek isteriz. Başka kederlerden ayrıcalıklar edinmek için yazarız. Kalbimizle gövdemiz arasındaki uçurumu böyle doldururuz. Susmaktan değerli olsun isteriz sözümüz. Herkesin "boncuklu bir cümlesi" olsun kendini seveceği. Kimse yalnızlığını ötekine göstermekten utanmasın. Ve biz biliriz ki, bir varlığın yazılı tarihi yoksa bu dünyada bir hayatı yoktur.Tarla kuşu, yağmur damlasından dünyayı içsin ... Devamı